Genel

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN PARÇALANMASI

1915 başında Britanya ile Fransa’nın Çanakkale’ye saldırmaları müttefik olmalarına rağmen Rusya’da kaygı uyandırmıştır. Bu yüzden Rusya, Çanakkale Savaşı’nın sürdüğü Mart 1915’te harekete geçerek, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki isteklerini müzâkere etmek üzere Britanya ve Fransa ile masaya oturmuştur. Üçlü İtilaf arasında gizli antlaşma olan ”Boğazlar Antlaşması” gereği Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul da dahil olmak üzere İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının Rusya’ya bıra-kılması öngörülmüştür. Gelibolu harekâtına gönderilen İngiliz donanması, birkaçı hariç eski tip savaş gemilerinden oluşuyordu. Çünkü ana donanma Almanya’ya karşı kullanılıyordu. Ve de İngilizler garip bir şekilde, 18 Mart’ta mayın temizliği yapmadan gemilerini ileri sürdüler. Haliyle gemiler mayınlara çarptı ve Inflexible, Irresistible ve Ocean gemileri battı. Böylece İngiltere- nin deniz harekâtı sona erdi ve gemiler ikinci bir saldırıda bulunmadılar. Eğer Çanakkale geçilseydi, antlaşma gereği İngilizler boğazları ve İstanbul’u Rusya’ya bırakacaklardı. Her ne kadar antlaşma yapılmış olsa da İstanbul’u Rusya’ya vermeye pek istekli olmayan İngilizler, antlaşmanın imzalandığı 18 Mart 1915’de böylece İstanbul’a ilerlemek yerine donanma harekâtını kaldırıp savaşı kara harekâtına çevirdiler.[2]
   Emekli İngiliz Donanma Kumandanı Amiral Sir Arthur Wilson, kendisine danışılması üzerine 15 Mart 1915’te verdiği raporda: “Mevcut şartlarda, Konstantinopolis’i elinde bulunduran düşman bir Rusya’nın, Akdeniz üzerinden Mısır ve Hindistan  iletişimimizi neredeyse imkansız kılacağına şüphe yoktur. Dahası, Çanakkale Boğazı’nda kurulacak güçlü bir denizaltı kuvveti ile, İskenderiye veya Kanal güzergahı üzerinde Girit ile Afrika kıyıları arasında geçmeye çalışan gemilerin çok büyük bölümünü durdurup imha edebilecektir. Yapabileceğimiz hiçbir yeni müstahkem durumu iyileştiremez. Bu nedenle, gelecekteki politikamızı bu koşullar altında değerlendirmek en iyisidir. Savaştan sonra -Almanya veya Avusturya’nın herhangi bir saldırı tehlikesinden önemli ölçüde kurtulmuş olan- Rusya, kendisini içişlerine, ticaretinin gelişmesine ve Asya’daki konumunu güçlendirmeye adayacaktır. Rusya ve İngiltere, Asya’da iki hakim güç olarak karşı karşıya bırakılacaktır. Eğer savaşmaya karar verirsek, Rusya’yı kendi-mizden çok daha güçlü bir durumda bulacağımız muhakkaktır. Bu bizi, Almanya ile yaşadığımızdan çok daha fazla silahlanma rekabeti ile karşı karşıya bırakabilir.”[3]
     Çanakkale harekâtının en temel ve en nihâi amacı Boğazlar yolunu açarak Balkan devletlerine -özellikle Romanya, Sırbistan ve belki Yunanistan’a- verilecek destek ile, Avusturya’yı çembere alıp savaşı kısa sürede bitirmekti. Ancak Yunan kralının teklifi reddetmesi ve Ekim’de Bulgaristan’ın da İttifak Devletleri’ne katılmasıyla Gelibolu’daki birlikler Filistin ve Selânik cephesine gönderildi ve böylece Çanakkale harekâtı kaldırıldı.
 Boğazlar Antlaşması imzalandıktan sonra Müttefik Devletler İtalya’yı İttifak Devletleri cephesinden ayırmak için 26 Nisan 1915’te gizli bir antlaşma Londra Paktı’nı imzaladılar. Buna göre İtalya, bir ay içerisinde İttifak cephesinden ayrılacak ve Müttefik cepheye katılacaktı. Fakat 3 Mayıs 1915’te İttifak cephesinden ayrılan İtalya, Almanya yerine sadece Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na karşı savaş ilan etmekle yetindi. Bu antlaşma, İtalya’ya Adriyatik Denizi kıyıları boyunca bölgeyi (Dalmaçya, Hırvatistan ve Arnavutluk), 12 Adaları, Trablusgarp’taki tüm Osmanlı hak ve ayrıcalıklarının devredilmesini, Afrika’daki bazı Alman kolonilerini vadediyordu. Ayrıca eğer Osmanlı bölünürse Antalya bölgesinden talyanlara toprak verilmesini öngörüyordu.
     Diğer taraftan İngilizler, Boğazlar Antlaşması imzalandıktan sonra, savaş sonrası Osmanlı topraklarında uygulanacak politika-ları belirlemek amacıyla 8 Nisan 1915’de Sir Maurice de Bunsen başkanlığında De Bunsen Komitesi kurdular. Komite: “Emperyal çıkarların korunması için rapor: Asyatik Türkiye” ismiyle 30 Haziran 1915’de raporunu yayımlayarak çözümünü sıraladı;
1. Osmanlı Devleti’nin bölünmesi ve Anadolu’da küçük bir devlet olarak bırakılması,
2. Osmanlı Devleti’ni, büyük devletlerin politik ve ticari nüfuz bölgelerine ayırmak şeklinde bir taksimat,
3. Osmanlı Devleti’ni olduğu gibi muhafaza etmek
4. Merkezi otoriteden yoksun, federal bir Osmanlı devleti kurmak ve ülkeyi beş vilayete ayırmak.
    Anadolu
    Suriye
    Irak
    Filistin
    Ermenistan
İngiliz çıkarları gereği en kolay ve doğru tercihin dördüncü seçenek olan, Osmanlı’yı birbirinden ayrı 5 vilayete bölme fikri olacağı belirtildi. Daha sonra bu doğrultuda 16 Mayıs 1916’da Britanya ve Fransa arasında yapılan ve aynı yılın Ekim ayında Rusya tarafından onaylanan, Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’daki topraklarının paylaşılmasını öngören diğer gizli antlaşma olan Sykes-Picot Anlaşması imzalanmıştır.
1916 Sykes-Picot projesi Orta Doğu topraklarının paylaşımı. İtalyan bölgesi (Yeşil), Fransız bölgesi (Mavi), İngiliz bölgesi (Pembe), Rus bölgesi (Sarı)
       Müttefik devletler planlanan toprak paylaşımını İtalyanlara bildirmişler ve İtalya da bunu 19 Nisan 1917’de kabul ederek Saint-Jean-de-Maurienne Anlaşması ile onaylamıştır. İngiliz-lerin şartı gereği bu antlaşma Rusların onayına bağlanmıştır.   Ancak Rusya’da 1917 Ekim Devrimi ile yönetim Bolşevikler tarafından devrildiği için antlaşma hiçbir zaman yürürlüğe girmemiştir. Ayrıca Yunanistan’da Alman yanlısı ve Alman kralı damadı olan I. Konstantin’i İngilizlerin devirmesi ve Elefterios Venizelos’un yönetime gelmesiyle Haziran 1917’de Yunanistan, Müttefik devletler lehine Birinci Dünya Savaşı’na katılmıştır.[5]
   Aynı şekilde 8 Ocak 1918’de ABD başkanı Wilson’ın açıkladığı ilkeler gereği galip devletlerin mağlup devletlerden toprak talep etmemesi kararlaştırılmış, bu ilkelerin sayesinde Sykes-Picot projesi uygulanamaz kılınmıştır. Wilson ilkeleri doğrultusunda, bu projenin yerine Türkiye’nin parçalanmaması ve Suriye ile Irak boyunca manda yönetimi kurulması planlanmıştır.Yine Fransa için acil asker ihtiyacını karşılamak üzere imparatorluğunun 1/4 nüfusu müslüman olan İngilizler, insanları ikna için, Orta Doğu ve Hindistan’daki sömürgelerinde, galip gelmeleri durumunda Türklerin toprak bütünlüğüne dokunulmayacağını ve Türklerin ve Halife’nin İstanbul’dan çıkartılmayacaklarını taahhüt etmişler ve bu şekilde 1.160.000 asker temin etmişlerdir.[7]
       Savaştan sonra İngilizlerin yanında savaşa giren Yunanlar; İzmir’de Yunan nüfusun çoğunluk olduğunu iddia ederek Wilson prensipleri gereği bölgenin Yunanistan’a meşru ölçüde ilhâkını talep etmiştir. Paris barış konferansındaki gelişmeler tarihi Akdeniz hakimiyet idealine sahip İtalyanları kızdırmış ve Mart 1919’da Ortodoks patriğinin Antalya’nın Ortodoks Yunanistan’a ilhakını talep etmesiyle Katolik İtalyanlar, Yunanistan’ın Batı Anadolu boyunca genişlemesini engellemek için hızlı davranıp Antalya’ya asker çıkarmışlardır. Aynı zamanda Türklerle iyi ilişkiler kurup ticari ayrıcalıklar elde etme peşinde olan İtalyanlar, bu şekilde 1912’ye kadar Osmanlı’ya bağlı olan Trablusgarp’taki İtalyan aleyhtarlığını engellemeyi, Yunanistan’ı Anadolu’da yıp-ratıp Balkanlardaki nüfuzunu azaltmayı ve İngiliz güdümündeki Yunanistan’a karşı bir Türk direnişi örgütlemeyi hedeflemişlerdir. İtalya’nın Anadolu’ya gelmesi doğrudan işgal amaçlı değildir, zira toprak talepleri daha çok Adriyatik kıyısı boyunca Hırvatistan ve Arnavutluk üzerindedir. İtalyanlar, aslında Anadolu’da toprak istekleri olmasına rağmen, diğer devletlerin, özellikle de ABD’nin buna izin vermeyeceğinin farkında, ya herkesin Anadolu’dan pay almasını ya da hiç kimsenin almamasını istemişlerdir. Öte yandan Anadolu işgâli İtalya için aynı zamanda bir pazarlık kozudur. İtalyanlara göre diğer devletler, İtalya’nın buradan çıkmasını isteyecek İtalyanlar da buna karşılık Arnavutluk’un kendilerine verilmesini şart koşacaklardı.[9]
       İtalyanların karşı çıkmasına rağmen Lloyd George, ABD Başkanı Wilson’ı ikna ederek İzmir’e Yunan askerlerin çıkmasını sağlamıştır. Aynı dönemde Fransızlar, Suriye ve Filistin boyunca toprakların Fransız mandası altında Suriye’ye bırakılmasını talep etmişler ve İngilizlerden bölgeyi boşaltmalarını istemişlerdir. İngiltere ise Fransız mandası yerine bağımsız bir Suriye talep edince İngiliz-Fransız bölünmesi ortaya çıkmış ve Fransa, Suriye-Kilikya boyunca karşılaştığı direniş ve aleyhtarlık faaliyetlerinin arkasında İngiliz casus propagandaları olduğunu düşünmüştür.[10]
      Yunan işgalinin haksız olduğunu savunan ve İzmir’in işgal edilmemesi gerektiğini belirten İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon ise Nisan 1919’a kadar antlaşmanın asla geciktirilmemesi gerektiğini savunduğu halde, Başbakan Lloyd George’un izin verdiği 15 Mayıs İzmir işgaline İngiliz hükûmetindeki tepkiler ve artan muhalefet üzerine yapılan 19 Mayıs 1919’daki kabine toplantısında Anadolu’da bir Amerikan mandası fikrini savunarak Türkiye’nin bölünmesini engellemeye çalışmış ve kendisi antlaş-manın 6 ay gecikmesine sebep olmuştur. Bu 6 aylık gecikme bir Türk direnişinin oluşması için harika bir fırsata dönüşürken, Yunanistan’ın ise ekonomik ve askeri harcamalar nedeniyle tamamen aleyhine bir gelişmedir. 27 Haziran 1919’da Paris Konferans heyeti, Curzon’un önerisi üzerine, ABD hükûmeti Türkiye’nin herhangi bir bölgesi için manda alıp almayacağına karâr verene kadar, Türkiye ile Barış Antlaşması’nın askıya alınmasına karâr vermiştir.[13]
      1919 sonuna doğru ABD, hazırlanan raporlar sonrası bu talebi değerlendirmemiş, ABD başkanı Wilson sadece Türk-Ermeni sınırı için hakemlik yapmakla yetinmiş, böylece Boğazlar için uluslararası bir komite kurulması istenmiştir. ABD’nin tutumunu göstermesi ile, Aralık 1919’daki ikili görüşmelerde İngilizler ve Fransızlar, Anadolu’da homojen bir Türkiye kurulmasını sağla-mak için Türkiye’de parçalanmaya ve bireysel nüfuz alanlarına karşı prensipte anlaşmışlar ve İtalya’nın Anadolu’yu boşaltması gerektiğini kararlaştırmışlardır. Fakat İtalya, Şubat 1920’deki Londra Konferansı’nda Anadolu’yu boşaltmak için, İngilizlerin ve Fransızların kendisine Suriye ve Irak mandaları karşılığı tazminat vermelerini istemiştir. İngilizler ve Fransızlar, geri adım atarak 1915 Londra Paktı’nda İtalyanlara bırakılması öngörülen fakat Sevr’de verilmeyen Güneybatı Anadolu’ya kendi şirketlerini sokmayacaklarını ve bölgede sadece İtalyan şirketlerinin faaliyet yürüteceğini İtalyanlara garanti ederek Türkiye’deki tüm İtalyan askerlerinin çekilmesini ve işgalin sonlandırılmasını talep etmiş-lerdir. Böylece Nisan 1920’de San Remo Konferansı’nda taslağı hazırlanan Sevr Antlaşması’nda; Türkiye’nin -İstanbul Türklere bırakılmak koşuluyla- Asya merkezli bağımsız bir devlet olması, Boğazlar komisyonunun kurulması, kapitülasyonların devamı, İstanbul hariç Doğu Trakya’nın Yunanistan’a verilmesi, İzmir’ in Türkiye’ye bırakılması ve fakat 5 yıl süreyle egemenlik haklarının Yunanistan’ın atadığı bir vali tarafından yönetimi ve bu sürenin sonunda plebisit yapılması, Doğu Anadolu’da ise ABD başkanı Wilson’ın hakem olarak çizeceği sınırlar ile Türk hükûmeti tarafından bağımsız bir Ermenistan’ın tanınması kararlaştırıldı.[14]
      10 Ağustos 1920’de imzalanan ve 433 maddeden oluşan Sevr antlaşmasında İtalya ve Fransa lehine herhangi bir nüfuz alanı bulunmamaktadır. Nüfuz alanları, İtalya’nın Anadolu’yu boşalt-masını teminen, İngilizler-İtalyanlar-Fransızlar arasındaki farklı bir Üçlü antlaşma ile tanımlanmış olup Güneybatı Anadolu’da sadece İtalyan şirketlerinin bulunacağına; Fransız veya İngiliz şirketlerinin faaliyet yürütmeyeceğine yönelik bir belgedir. Aynı şekilde, Kilikya bögesinde de yalnızca Fransız şirketleri faaliyet göstereceklerdir. Yine bu Üçlü antlaşmaya göre İtalya ve Fransa, Anadolu’daki ve etki alanlarındaki tüm askerlerini çekeceklerini, böylece işgalleri sonlandıracaklarını taahhüt etmişlerdir.[15]
     Yunanistan’dan başka hiçbir ülkenin onaylamadığı Sevr’den, sadece 3 ay sonra yeni Yunan kralı Aleksandros’un, bir maymun ısırığı ile ölmesiyle yapılan Yunanistan seçimlerinde İngiliz yanlısı Elefterios Venizelos’un devrilmesi ve sürgündeki Alman yanlısı kral I.Konstantin’in geri dönmesiyle ölü bir mektup olarak kalmıştır. İngiltere ve Fransa eski düşmanları kralın dönüşüyle Yunanistan’a ayrılan 850.000.000 altın Frank tutarındaki krediyi kesmişlerdir. Dahası İtalya ve Fransa, Birinci Dünya Savaşı’ndaki düşmanca tutumları olan kralın dönüşünü bahane ederek derhal Sevr’in gözden geçirilmesini istemişler, Şubat 1921’de başlayan Londra Konferansı’nda da Yunanistan’ın İzmir’den ve Doğu Trakya’dan çekilmesini talep etmişler ve Yunanistan’a karşı Türkleri desteklemişlerdir. İngiltere ise bu ani değişiklik üzerine daha çok tarafsız görünmeye çalışmıştır. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İngiltere’nin herhangi bir sorumluluk almayacağı şekilde Yunanistan’ın mağlup olmasını sağlayacak bir politika tâkip etmeleri gerektiğini söylemiştir.[24]
       Diğer taraftan, Kasım 1920’de Türk ordusunun Gümrü’ye girmesi üzerine yenilen Ermeniler barış istemiş, ABD başkanı Wilson, Sevr antlaşması gereği hakem sıfatı ile Ermeni sınırını Ermeniler yenildikten 15 gün sonra 22 Kasım 1920’de çizmiş ve bundan 10 gün sonra Ermeniler Gümrü Antlaşması ile Batum, Sarıkamış, Kars, Ağrı, Erzurum, Artvin, Oltu ve hinterlandını Türkiye’ye bırakmışlardır. Türk ordusu ve Sovyet Rus ordusu karşısında iki ateş arasında kalan Ermenilerin yenilmesi ve kafkaslardaki Türk-Rus ortak operasyonu sonucu; Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Rusya’nın egemenliğine girmiş ve bölge sovyetleştirilmiştir. Sonrasında ise İtalya, Fransa ve Rusya’nın desteğiyle Türk ordusu, yalnız kalan ve müttefiklerini kaybeden Yunanları mağlup etmiş ve Lozan antlaşması imzalanmıştır.
      Birinci Dünya Savaşı sonrasında Müttefik Devletler ile Avusturya arasında Saint-Germain Antlaşması, Macaristan arasında Trianon Antlaşması ve Bulgaristan arasında Neuilly Antlaşması imzalanmasına rağmen Osmanlı Devleti ile 1919 Mayıs’ında hâlâ bir barış antlaşması imzalanamamış ve görüşme ler 1919 sonuna ertelenmişti. Bunun nedeni bölgede Amerikan mandasını teklif eden İngilizlerdi. Dolayısıyla Wilson’un cevabı bekleniyordu.
        Öte yandan, İtalya’nın ve ABD’nin muhâlefetine rağmen, İngilizlerin ve Fransızların onayıyla, Müttefik Devletler Yüksek Konseyi’nin aldığı karar uyarınca 15 Mayıs’ta İzmir Yunanlar tarafından işgal edildi. Bu olay tüm Türkiye’de güçlü bir ulusal tepkiye yol açtı. 4 Eylül’de toplanan Sivas Kongresi’nden sonra İstanbul’daki Osmanlı hükûmeti, ülke üzerindeki idari ve askeri denetimini kaybetti. Sivas ve daha sonra Ankara’da, Mustafa Kemal Paşa yönetiminde bir Milli Mücadele hükûmeti kuruldu. Anadolu hükûmeti, olumsuz şartlarda bir barış antlaşmasını kabul etmeyeceğini bildirdi ve direniş hazırlıklarına girişti.
     ABD’nin, kendisine yapılan bölgenin mandasının üstlenilmesi teklifini reddetmesiyle, 1920 şubat ayında Londra Konferansı’nda görüşmeler yeniden başladı. Daha sonra Müttefik Devletler, 18 Nisan 1920 San Remo Konferansı’nda Osmanlı İmparatorluğu’na uygulanacak barış antlaşmasının şartlarını hazırladılar. 22 Nisan da Osmanlı hükûmetini Paris’te toplanacak barış konferansına davet ettiler. Padişah, eski sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın başkanlığında bir heyeti Paris’e gönderdi. Ertesi günü Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi, 30 Nisan günü taraf devletlerin dışişleri bakanlıklarına gönderdiği bir yazıyla İstanbul’dan ayrı bir hükûmetin kurulduğunu bildirdi.
     Paris’te barış şartlarını öğrenen Ahmet Tevfik Paşa, İstanbul’a gönderdiği telgrafta barış şartlarının “devlet mefhumu ile kabil-i telif olmadığını” (devlet kavramı ile bağdaşmadığını) bildirerek görüşmelerden çekildi. Bunun üzerine Haziran’da İtilaf Devletleri Türk milletinin direnişini kırmak için, İzmir’deki Yunan kuvvet-lerini Anadolu içlerine sürmeye karar verdi. Balıkesir, Bursa, Uşak ve Trakya kısa sürede Yunan ordusu tarafından işgal edildi.
      Ege’deki işgaller üzerine 22 Temmuz’da İstanbul’da toplanan Saltanat Şurası, Paris’e Sadrazam Damat Ferit başkanlığında ikinci bir heyet göndermeye karar verdi. Şura’da yaşananlar günü-müzde hâlâ tartışılmaktadır. Nutuk’ta bu toplantıda Vahdettin’le ilgili “Sevr Muahedesi’ni bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir.” denilmektedir. Saray Başmabeyincisi Lütfi Simavi’ye göre ise Vahdettin açılış nutkunu okuduktan sonra başkanlığı Damat Ferit Paşa’ya bırakarak salonda durmamış, çıkıp gitmiştir. Son Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu İsmail Hakkı Okday’ın anlatımı ise şöyledir: “Nihayet Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâr’a bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr’in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi. Hatta Ayan’dan Topçu Rıza Paşa, ‘Biz Padişaha hürmeten ayağa kalktık, Sevr’i kabul ettiğimizden değil’ diye haykırarak Damat Ferid’in oyununu açıkça protesto dahi etti.”
      Kimi tarihçiler bu olayı, şûrâda oy hakkı olmayan padişahın oylama yapılması çağrısı yapılınca dışarı çıkması, fakat Damat Ferit’in olayı oldubittiye getirmesi olarak yorumlamaktadır. Kimileri toplantının Sevr’i onaylatmak üzere taraflı bir tarzda yürütülmesini protesto mahiyetinde, belki de biraz öfkeli bir şekilde ayağa kalktığını ve çıkıp yan odaya geçmiş olduğunu iddia etmektedir. Kimi tarihçiler ise bunun, padişah ile Damat Ferit’in antlaşmayı kabul ettirebilmek için birlikte hazırladıkları bir plan olduğunu iddia etmektedirler.
      Sonuçta Antlaşma 10 Ağustos 1920’de Müttefik Devletler; Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Hicaz Krallığı, Polonya, Portekiz, Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı, Romanya, Çekoslovakya ile mağlup Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalandı. ABD Osmanlı İmparatorluğu ile savaşmadığı, SSCB henüz Milletler Cemiyeti üyesi olmadığı için imza atmadılar. Osmanlı heyetinde yer alanlar Sadrazam Damat Ferit Paşa ile eski Maarif Nazırı Bağdatlı Mehmed Hâdî Paşa, eski Şura-yı Devlet (Danıştay) reisi Rıza Tevfik Bey ve Bern Sefiri Reşat Halis Bey.
     Antlaşmanın yürürlüğe girmesi için önce Meclis-i Mebûsan’ın görüşüp kabul etmesi, sonra da imzalamak üzere Vahdettin’e göndermesi gerekiyordu. Fakat antlaşma imzalandığı tarihte Meclis-i Mebûsan kapalı (Nisan 1920’de kapatıldı) olduğu  için antlaşma mecliste görüşülemedi ve padişahın önüne gelmedi.
    Ankara’daki Büyük Millet Meclisi antlaşmayı sert bir bildiriyle kınadı ve Antlaşmayı imzalayanlar ile Saltanat Şurası’nda olumlu oy kullananları 1920’de vatan haini ilan etti. Bu heyet üyeleri 23 Nisan 1924’de TBMM tarafından 150’likliler listesine eklendi ve 1927’de yasayla yurttaşlıktan çıkarıldılar.[30]
     Yunanistan antlaşmayı onaylayıp yürürlüğe koymak istedi. Bazı çevreler antlaşmanın hiçbir zaman yürürlüğe giremediğini savunur. Fakat başka bir görüşle antlaşmasının birçok hükümleri uygulanmış ve uluslararası siyasi kavgalarına yön vermiştir. Sevr Antlaşması’nın bazı maddelerine dayanıp Orta Doğu yeniden şekillendirildiyse, bu antlaşmanın bir süre için de olsa fiilen yürürlüğe girdiğinin kabul edilmesi gerekildiği savunulur.
Antlaşma’nın Önemli Maddeleri
. Sınırlar (madde 27-36): Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya’nın büyük bölümü Yunanistan’a; Ceyhan, Antep, Urfa, Mardin ve Cizre kent merkezleri Suriye’ye (Fransız Mandası); Musul vilayeti en kuzeydeki kazası İmadiye dahil tamamen El Cezire’ye (sonradan Irak) İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalacak;[32]
. Boğazlar (madde 37-61): İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlar deniz trafiği, içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun olmadığı on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletler’in donanmalarını yardıma çağırabilecek;
. Kürt Bölgesi (madde 62-64): İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilci-lerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayet-lerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabilecek;
. İzmir (madde 65-83): Yaklaşık olarak bugünkü İzmir ili ile sınırlı alanda Osmanlı İmparatorluğu egemenlik haklarının kullanımını beş yıl süre ile Yunanistan’a bırakacak; bu sürenin sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan’a katılması için plebisit yapılacak;
. Ermenistan (madde 88-93): Osmanlı, Ermenistan Cumhuriyeti- ni tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek (ABD Başkanı Wilson Kasım 1920’deki kararıyla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdi);
. Arap ülkeleri ve Adalar (madde 94-122): Osmanlı savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecek;
. Azınlık Hakları (madde 140-151): Osmanlı din ve dil ayrımı gözetmeden tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrimüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her seviyede okul ve dini kurumlar kurmakta serbest olacak, Osmanlı’nın bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecek;
. Askeri Konular (madde 152-207): Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri kuvveti, 35.000’i jandarma, 15.000’i özel birlik, 700’ü padişahın yanındaki güvenlik birliği olmak üzere 50.700 kişiyle sınırlı olacak ve ağır silahları bulunmayacaktı. Türk donanması tasfiye edilecek, Marmara Bölgesi’nde askeri tesis bulundura-mayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecek;
. Savaş Suçları (madde 226-230): Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacak;
. Borçlar ve Savaş Tazminatı (madde 231-260): Osmanlı’nın mali durumundan ötürü savaş tazminatı istenmeyecek, Türkiye- nin Almanya ve müttefiklerine olan borçları silinecek; ancak Türk maliyesi müttefiklerarası mali komisyonun denetiminde;
. Kapitülasyonlar (madde 260-268): Osmanlı’nın 1914’te tek taraflı olarak feshettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatan-daşları lehine yeniden kurulacak;
. Ticaret ve Özel Hukuk (madde 269-414): Türk hukuku ve idari düzeni her alanda Müttefiklerin belirlediği kurallara uygun hale getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan işbölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek hükümlerini içeren bir antlaşmadır.
Ek Antlaşma / Üçlü antlaşma
Müttefik devletler (İngiltere, Fransa, İtalya) Türkiye’nin yeniden yapılandırılmasında ve kalkındırılması sırasında aralarında oluşa-bilecek uluslararası rekâbeti ve anlaşmazlıkları engellemek için kendi aralarında Sevr antlaşması hâricinde, aynı gün, 10 Ağustos 1920’de Üçlü bir ek antlaşma imzaladılar.
      Müttefikler, 11 maddeden oluşan ve Anadolu’daki tüm İtalyan askerlerinin çıkarılması için olan bu antlaşmaya göre Güney Anadolu’da İtalya, Kilikya’da ise Fransa çıkarlarını tanımak üzere bir mutâbakata vardılar. İtalyan bölgesinde herhangi bir İngiliz veya Fransız şirketi bulunmayacak, Fransa bölgesinde de İngiliz ve İtalyan şirketleri faaliyet yürütmeyecekti. Çünkü antlaşmanın asıl amacı Müttefikler arası ekonomik çatışmaları önlemekti. Ülkenin geriinde ise herhangi bir firma faaliyet yürütebilecekti. İlâveten kurulacak tüm uluslararası komisyonların oluşumunda kendi aralarında tam bir eşitlik ilkesini benimsediler. Ticâret ve denizcilikle ilgili tüm konularda ve özellikle transit, gümrük ve benzeri konularda tam bir eşitlik olacaktı.
     Yine bu mutâbakata göre, Fransız ve İtalyan Hükûmetleri, söz konusu Sevr Anlaşması yürürlüğe girdiği takdirde, Anadolu’daki ve etki alanlarındaki askerlerini tamâmen çekmeyi taahhüt ettiler.
Bu Üçlü ek Anlaşma, Türkiye ile Sevr Antlaşması’nın üç akit Devlet arasında yürürlüğe girmesiyle aynı zamanda yayımlanıp yürürlüğe girecekti. Bu, gizli bir antlaşma olmamasına rağmen kamuoyuna açıklanmamış, Sevr antlaşması onaylanıp yürürlüğe girerse geçerli olup yayınlanacak aksinde geçerli olmayacaktı.[34]
      Üçlü antlaşma imzalanmasının diğer sebebi gerek Wilson’ın gerek Lord Curzon’un Türkiye’de bölünmeye ve etki alanlarına karşı çıkmasıydı. Bu nedenle herhangi bir bölünme olmayacaktı. Fakat Anadolu’daki Yunan varlığından rahatsız olan İtalya, Şubat 1920’deki Londra Konferansı’nda, Anadolu’yu boşaltmak için, İngilizlerin ve Fransızların Suriye ile Irak mandaları karşılığında kendisine tazminat vermelerini şart koştu. İngiltere ve Fransa bu talep nedeniyle geri adım atarak, Güneybatı Anadolu’ya (Sykes-Picot projesinde İtalya’ya verilmesi öngörülen fakat Sevr’de verilmeyen bölge) kendi şirketlerini sokmayacaklarını bu belge ile İtalyanlara garanti ederek, İtalyan askerlerinin Anadolu’yu tamamen boşaltmasını sağlamaya çalıştılar. Bu Üçlü antlaşmada Türk delegelerin veya dördüncü bir devletin imzası yoktur.[35]

MİLLİ MÜCADELE SÜRECİ VE MUSTAFA KEMAL’İN POLİTİKALARI

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları çok değişik dönemlerde yaşamış, değişik şartlarda farklı çözümler geliştirmek zorunda kalmışlardı. Bunlar Osmanlı Devletinin çok uluslu yapısının yıkılışını yaşayan Osmanlı subay ve okumuşlarıdır. Bu nedenle çok duyarlı hale gelmişler, homojen ve çağdaş bir toplumun özlemi içindeydiler. Birinci Dünya Savaşı boyunca “burası bizim vatanımız değil demeden” imparatorluğu korumak için savaştılar. Bu onlara Dünya’ya geniş coğrafyalardan ve daha geniş bir vizyonla bakmayı öğretti.
    Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, Karabekir Paşa, Rauf Bey gibi “Milli Mücadele” liderlerinde Enver Paşa siyasetindeki Panislamizm, Panturanizm gibi ütopik özlemler yoktu. Misakı Milli’yi çizen ilk Osmanlı Mebusan Meclisi’nin Arap toprak-larını dışlaması ulus-devlet özleminin onlardaki ilk ifadesidir. Yalnız “Türkler ve Kürtler”in bir millet olduğu ifade edilmiştir. ‘Milli Mücadele’ye Kürtleri bağlamak amacıyla İslamiyet’in vurgulanması, Lozan’da azınlık tanımının gayrimüslimlerle sınırlandırılması, “cins ve mezhep ayırımı olmaksızın kanun önünde eşit vatandaş” söylemi, Osmanlı modernleşmesinden devralınmıştır. Ülke kavramı, sınırları belli bir vatan ve o toprak üzerinde yaşayan bir millet anlayışıdır.
    İttihatçılık ile Kemalizm arasında, sadece tarihsel anlamda değil, bu ordu ve bürokrasi eliyle yürütülecek modernleşme anlayışı bakımından da devamlılık vardır; fark ikincisinin devrimci olmasıdır. Kemalist devrimler, Osmanlı “Garpçılar” programının hemen aynısıdır. Batı ile siyasi sorunlar olduğu için bu moderleşmede, Japon modelindeki gibi ekonomi ve teknoloji değil, siyasi ve hukuki reformlar öne çıkmıştır. Şapka ve Avrupai kıyafetler Osmanlı elitlerinin de özendiği bir giyim tarzıydı.
    Milli Mücadele, eskidenberi çok acı çektiren zalim ve istilacı Batı’ya karşı verildiği için ister istemez Bolşeviklerle aynı safta bulunuluyordu. Bu nedenle Savaşın sonuna kadarki dönemde Mustafa Kemal ve arkadaşlarında hatta, sarıklı din adamlarında antiemperyalist ve antikapitalist söylemler yoğunluktaydı.
    Adeta bir dönüm noktası gibi görülen 3 Mart 1922’deki konuşmasında Mustafa Kemal Paşa ‘sol’ terimini son defa kullanmış, emperyalizm ve kapitalizm terimlerini son defa sol içerikleriyle ifade etmişti. Bundan önceki dönem Bolşeviklerle ilişkilerin çok büyük önem taşıdığı bir dönemdir. Mustafa Kemal’in Lenin’e gönderdiği mektup ve Moskova’ya gönde-rilen heyetle 24 Ağustos 1920’de parafe edilen anlaşma çerçevesinde Sovyetler’den yardım taahhüdü alınmış, ilk Sovyet yardımı silahlar 22 Eylülde deniz yoluyla Trabzon’a gelmiştir. Kazım Karabekir’in Doğu harekatı yaptığı dönemde, Kafkasya sorunları ve Bolşeviklerle ilişkiler son derce sorunsuz olmalı aksine Sovyet siyasi desteği ve silah yardımı devam etmeliydi. Çiçerin ile Mustafa Kemal arasında Kafkasya sorunları çözümü için mektuplar teati ediliyor, Hakimiyet-i Milliye’de Bolşevikliği öven yazılar çıkıyor ve Resmi Komunist Partisi bu dönmede kuruluyordu. Kızıl ordu bu arada Beyaz ordularını yenmiş Kafkasyaya egemen olmuşlardı. İki Kasımda 2 vagon Rus silahı ve cephanesi gelmiştir. Bolşevik kalpağı çok moda, doğu sınırımızı çizen Gümrük anlaşması 2 Aralıkta imzalanmıştır. Üçüncü parti Sovyet yardımı 1,5 milyon altın ruble 17 aralıkta Erzurum’a gelmiş, Musafa Kemal Lenin’e yazdığı mekyupta ‘Batı emperyalizmine karşı’ kurulan özerk Müslüman Sovyet cumhuriyetleri için teşekkür etmiştir.
   Yunan karşısında yenilen Milli Ordu 25 Temmuzda Sakarya doğusuna çekilir, Ankara’da çok sıkıntılı günler yaşanmaktadır. 5 Ağustos’ta Mustafa Kemal’e olağanüstü yetkilerle birlikte Başkumandalık da veriliyor. 13 Eylül 1921  Sakarya savaşının kazanılması hem Türkiye’nin siyasi ve moral gücünü son derece yükseltiyor, hem de Mustafa Kemal’in iktidarını pekiştiriyor. Bu dönemde artık Bolşevik terimlerin kullanımı azalmış, diplomatik ilşkiler çok yoğun değildir.
    Ülke düşman istilasından kurtulduktan sonra emperyalizm ülkeden kovulmuş, amaca ulaşılmıştı. Mustafa Kemal artık Batılılaşma gerektiğini düşünüyordu. Artık emperyalizm sözü de gündemden düşmüştü böylece.
    İslami terimler için de hemen aynı dönemleştirme geçerlidir. İslam, içeride herkesi birleştiren ve Milli Mücadeleye sevkeden bir kavram, dış politikada İngiltere’ye karşı siyasi bir silahtır. Gazi, Milli Mücadelede İslami terimleri mükemmel seferber etmiştir. Ancak Bolşeviklikten farklı olarak İslami terimlerin yoğunluğu bir süre daha, Sultanlığın kaldırılması ve Hilafetin kaldırılmasından sonra, 1923-24’lerde devam edecektir.
    Hilafetin kaldırıldığı 1924 Mart’dan sonra artık dini terimler siyaset alanından hızla ve tamamen çekilmektedir. Kemalist Cumhuriyetin Doğu milletlerine ilgisi artık İslami veya sol düşüncelere değil, Sadabat paktı gibi, tamamen Türkiye’nin reel politikasına ve güvenlik arayaışlarına göre şekillenecektir.
    1930’lardan sonra sadece kıyafetler, düşünceler ve siyasetler değil, ihtiyaçlar ile politikanın gerekleri değişmiştir. Atatürk için dört farklı dönemde farklı resimler ortaya çıkar.
    Sol Kemalistlerin, Doğan Avcıoğlu’nun kurguladığı kalpaklı olan, Milli Mücadelede sol terimleri kullanam Mustafa Kemal  Paşa’dır. Bu devirde İslami terimleri pek kullanmaz. Baş dostu Lenin’dir. Attila İlhan’ın Gazi’si elbette solcudur, ama daha Müslüman ve Asyalı’dır. Attila İlhan Kemalist ve Atatürk’çü ayrımını yapar: “Kemalist”, aynen Mustafa Kemal Paşa gibi, Türkçü, antiemperyalist ve solcudur. Atatürkçü ise Tanzimat-çılar gibi Batıcı, komprador/kapitalist ve liberaldir.
    Hintliler hakkında ne düşünmüş olursa olsun, Atatürk, zafer-den sonra Mazlum Milletler’e değil, tüm dikkatini Türkiye’nin güvenliğine, çıkarlarına yöneltmiş, “reel politika” izlemiştir. Kesin olan, Batı’ya yönelmiş olmasıdır. Atatürk dehasının en parlak tarafı, siyaset alanında olanıdır. İnönü’nün belirttiği gibi: Atatürkün siyasi kudreti, esasen askeri kudretinden daha fazlaydı
     Milli Mücadele’de üst düzey komutanlar arasında askeri strateji ve planlama bakımından önemli görüş farklılıkları yoktu. Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın siyasi vizyonu ve siyasi enerjisi hepsinden üstündür; bu nedenle siyasi liderdir aynı zamanda… İçeride ve dışarıda politika yapıyor, gereklerine göre konuşuyor veya davranıyor, dahası, politikalarını formüle edip mili siyasi hedefler, değişik dönemlerde değişik tezler, görüşler, politikalar ortaya koymuştur. Bütün büyük liderler ve devlet adamları gibi onun da sözlerini, hangi dönemde, hangi şartlarda, hangi siyasi şartlarda, hangi siyasi hedeflere varmak için söylediğine dikkat ederek ele almak lazımdır.

Tarihsel Sürecte Atatürk

İngiliz Başbakanı Lloyd George “İngiliz İmparatorluğu’nu sarsabilecek güçte bir ‘Asyalı ulus’ varlığının yok edilmesini istiyor, en ağır ceza Türklere verilmelidir” diyordu. Ona göre Türkiye’nin parçalanması, İngiliz İmparatorluğu’nun geleceği için şarttı. Sevr’in bütün özeti Lloyd George’un sözlerinde özetlenmiştir. Plan bellidir: İngiliz İmparatorluğu’nun can damarı olan Hindistan-Mısır yolunu tutmak için Yunanistan’ı bekçi yapmak, bunun bedeli olarak Yunanistan’ı Ege’nin iki yakasına hakim kılmak, ayrıca Karadeniz girişinde de Rusya’ nın kontrolu bakımından bir köprübaşı kurmak…
    Aynı kabinede Harbiye Nazırı Churchill “Türklere yumuşak davranılması”nın İngiltere çıkarlarına daha uygun olduğunu, dost bir Türkiye’nin Doğu Akdeniz’in güvenliği bakımından daha faydalı olduğunu, ayrıca Türklerin buradan çıkarılmasından Hint Müslümanlarının rahatsız olacağını ve çaresiz kalan Türklerin Bolşeviklerle işbirliğine yöneleceğini ifade ediyordu. Bildiğini okumaya devam eden Lloyd George, Trabzon dahil Doğu illerini içeren bölgede bir Ermenistan kurulmasını, böylece Türkiye’nin Rusya ve İslam dünyasıyla irtibatını kesmeyi planlıyordu.
    1918 sonbaharı, felaket kapıda, belli ki savaş ve ülke her an istila edilebilir. Bütün komutanlar gibi Mustafa Kemal de bunu görüyor ve Padişah’a gönderdiği telgrafta derhal ve Almanya dan bağımsız sulh yapılmasını, bunu çok yıpranmış Talat Paşa hükümetinin  yapamayacağını, kendisinin Harbiye Nazırı olacağı yeni bir hükümet kurulmasını öneriyordu.
    Almanya-Osmanlı-Avusturya saflarında  Savaşa girmiş olan Bulgaristan’ın kendi başına müttefiklerle anlaşarak savaştan çekilmesi üzerine Almanya ile irtibatı kesilen Türkiye çok daha zor bir duruma düşecekti. Nihayet Osmanlı, 30 Ekim 1918’de ateşkes yapmaya ve mütareke imzalamaya mecbur kalıyordu.
    Önceleri Mustafa Kemal Paşa dahil herkesin olumlu umutlar taşıdığı Mondros mütarekesinden, bir müddet sonra görülüyor ki; İngilizler iyi niyetli değillerdir, Mütarekeye uymadan işgal hareketi yakındır. İstanbul’da asla bir Yunan gemisi olmayacak sözüne rağmen ‘Averof’ Yunan gemisi Dolmabahçe önünde demirlemiş, İstanbul Rumlarıyla görüşmeler başlamıştır.
    O sıralarda İstanbul’da siyasi çözüm arayışındaki Mustafa Kemal, burada bir şeyler yapmanın imkansızlığını görerek çarenin Anadolu’da  bir Milli hareket ile mümkün olabilecğini düşünüyor; Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşaların Anadoluya, Trakyayı kontrol altında tutsun diye Tayyar Paşanın Edirneye tayinlerini sağlıyor. Tayinleri yapan Cevat Paşa tutuklanarak Malta’ya gönderiliyor.
    Böylece ilk beşler’den; Kazım Karabekir Erzurum’a, Refet Bele Samsun’a, Ali Fuat Ankara’ya, Cafer Tayyar Edirne’ye,  Rauf Orbay Anadolu’ya giderken  Mustafa Kemal’in çok geniş yetkilerle Anadolu’ya atanmasını sağlamak için her kanaldan çalışmaya başlıyorlar. İstanbul’daki Mustafa Kemal Paşa’nın ilk emrine giren Ali Fuat Paşa’nın Kolordusudur, bunu Kazım Karabekir Paşa’nın Erzurumdaki Kolordusu takip edecektir.
    İzmir işgal edildiği sırada Mustafa Kemal Paşa’ya Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyarı yani padişahın onursal yaveri sıfatıyla  Sivas’tan Doğu illerimize kadar bütün bölgenin sevk ve idaresi yetkisi verildi. Böylece Milli Mücadele’nin lideri Anadolu’ya hakim olarak derhal hazırlıklara başlıyor, Kongrelerde halkın ileri gelenleri ile bir araya geliyor ve halkın desteğini sağlamayı başarıyordu.
    Osmanlı Harbiye Nezareti Mustafa Kemal’in milli direnişi örgütleme girişimlerini gizlice destekliyordu. Ne var ki, İngiliz baskısıyla Ali Kemal’in Dahiliye Nazırı yapılmasından sonra artık bütün İçişleri Bakanlığı ‘Milli Mücadele’ düşmanı bir İngiliz komiserliği haline gelecek, Damat Ferit hükümeti sanki bir İngiliz hükümeti gibi davranacaktır.
    Mustafa Kemal Samsun’a çıkarken elbette hangi güçlere dayanabileceğinin bir analizini yapmıştı. Hareketin meşruiyet temeli “Hakimiyet-i Milliye” olacaktı. Dünya politikasında dayanılacak kuvvetler ve destekler ise “Doğu Mefkuresi” yani ‘Doğu Milletlerinin Kurtuluşu’ amacı ile antiemperyalist bir ‘İslam’ ve ‘Sol’ çerçevesinde Stratejik olarak Bolşevik Rusya ve İslam Dünyası ile ittifak kurmaktı. Daha Birinci Dünya Savaşı sırasında, Çarlığı deviren ve “Mazlum Milletler”e özgürlük vadeden Bolşevik devrimi ile  İslam Dünyasında Türkiye lehine, İngiltere aleyhine baş gösteren kıpırdanışlar vardı.
    Bolşevik Devrimi Rusya’yı savaştan çekmiş, Avrupa’da komunist ihtilal girişimlerine esin kaynağı olmuştu. Türkiye bakımından en önemli olan, Bolşevik Devrimi’nin Kafkasya cephesindeki Rus ordusunu geri çekmesi ve Rusya’nın iç savaşa sürüklenmesidir.
    Lenin, Komunizme karşı çıkan Beyaz Ordularla iç savaşı yürütüyorken, öbür yandan Bolşevik Rusya’nın kaybettiği toprakları, bu arada Kaskasya’da bağımsız Azerbaycan’ı Bolşevikleştirerek Sovyetlere katmak için uğraşıyordu. Onun da tüm bunları gerçekleştirebilmek için Türkiye’den birilerine ihtiyacı vardı ve bu destek “Kuva-yı Milliye” hareketi olacaktı. Zira İngiliz ve Fransız gemileri ve askerleri ile Rusya’ya karşı İngilizlerin hazırladığı Yunan tümenleri hep işgal altındaki İstanbul yönünden geliyordu, bu nedenle İstanbul kurtarılmalı. hLenin’in büyük umudu Türklerin bolşevikliği kabul etmesi, bu durum İngilizlerin de en büyük korkusuydu. Mustafa Kemal bu korkuyu da, bu umudu da mükemmel bir kurmay ustalığında çok iyi değerlendirecek ve yönetecektir. İstanbuldaki İngiliz varlığı Ruslar için de en büyük tehlikeydi ve Milli Mücadele’yi destek-lemek zorundalardı. Aynı şekilde Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir de, Kafkaslarda İngiliz askerlerinin bulunmasını ve menşevik yönetimindeki Ermenistanın Türkiye için en büyük tehlike olacağu bilincindeydi.
    Savaş yorgunu Batı karşısında iki dinamik hareket vardı; Türkiye’de ‘Milli Mücadele’, Rusya’da ‘Bolşevik Devrimi’… Mustafa Kemal ve arkadaşları bu ittifaka uygun bir üslup ve siyaset geliştiriyor: Doğu milletlerine seslenen antiemperyalist ve İslami bir dil…
     Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere sömürgelerindeki Müslümanlara, Hilafete ve Türklere zarar vermemek için söz vermişti. Sevr anlaşmasından sonra İngiliz İmparatorluğu’nun maskesi düşüyor ve Müslümanların da büyük tepkisi başlıyor. O zamanlar henüz ayrılmadıkları için ‘Hindistan’ bugünkü Hindistan’la birlikte Pakistan’ı da içine alıyordu. İngiliz tacının pırlantası, en verimli sömürgesinin İngilizlere karşı ayaklanma işaretleri daha 1918’de ortaya çıkıyor, tarihi Hindu-Müslüman çekişmesi bir kenara bırakılıp Hint milliyetçiliği başlıyor ve hızla gelişiyor. Ayrıca tüm Hindistan’da, Gandhi’nin de desteği ile Sevr’i protesto hareketi hızla yayılarak Hilafet hareketine dönüşüyor. Türkiye’ye destek için Hindistan’da sivil itaatsizlik anlamında hicret ve boykot hareketleri hızla yayılıyor ve Londra üzerinde ağır bir baskı kuruyor. İngiltere’yi sarsacak, meşgul edecek ya da endişeye sevk edecek her hareket Anadolu için umut oluşturuyor. İngiltere, İslam ülkelerinin Türkiye’ye gösterdiği eğilimi görmemezlikten gelemez ve Türkiye’nin geleceği meselesi İngiltere bakımından öyle basit değildir.
   Anadoluya çıkmış Mustafa Kemal Paşa bu tabloyu çok iyi görüyor, İslam âlemine beyanname yayınlıyor, meclisi dualarla tekbirlerle açıyor, hilafeti kurmak için çarpıştığını ilan ediyor. Lenin’e mektuplar yazıyor, Bolşevizmi övüyor, Ankara’da bir Komünist Partisi kurduruyor, emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele ettiğini defalarca tekrarlıyor…
    Prof Kürkçüoğlu Milli Mücadele’de Mustafa Kemal’in dış politikasını üç temel faktöre dayandırıyor:
– İslam Etkeni;  Bu etken içeride Müslüman halkı birleştirmek, dışarıda ise İngiltere’ye karşı Türkiye lehine ciddi bir baskı oluşturmada son derece yararlı oluyor
– Bolşevik Rusya Etkeni; Bolşevikler ve Milli Mücadele bu aşamada aynı saftadır: İngiltere’ye karşı direniş ve mücadele. Mustafa Kemal ile Lenin arasında yazışmalar var, anlaşmalar imzalanmış, Bolşeviklerden büyük çapta silah ve para yardımı alınmış, iki taraf da bundan siyasi ve askeri yarar sağlamıştır
– Müttefiklerin Arasındaki Ayrılıklar; Milli Mücadele kadrosu ve Mustafa Kemal birinci cihan savaşı bittikten sonra çıkarları çatallaşan çeşitli konularda birbiriyle çelişen itiraf devletleri arasındaki çatışmalardan yararlanmayı bilmiş, İngiliz, Fransız ve İtalyanlara karşı siyasetinde buna dikkat etmiş, Amerika’yı gözden kaçırmamıştır.
    Padişahın baskısıyla azledilme aşamasına gelen Mustafa Kemal askerlikten istifa ederek yetkisiz ve unvansız olduğu zamanda en büyük moral ve destek Kazım Karabekir Paşa’dan gelecek, “emrinizdeyim kumandanım” diyecekti. Karabekir’in bu vefalı, cesur, dürüst hareketi gerçekten ilk zaferdir. Artık eldeki Kolorduların en güçlüsü, Karabekir’in kararı ile artık padişaha değil Mustafa Kemal’e bağlıdır.
    Erzurum Kongresi’ni, “Şark Vilayetleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Hoca Raif Efendi açıyor, kongreye katılan-ların meslek dağılımı şöyle: 19 toprak sahibi eşraf, 15 idareci, 13 din adamı, 11 asker, 9 tüccar, 7 hukukçu, 7 eğitimci, 7 gazeteci, 2 Sağlıkçı ve 1 teknisyen. Bu heyet, Başkanlığına Mustafa Kemal’i seçiyor
    Daha sonra Sivas Kongresi ‘Heyet-i Temsiliye’ tarafından toplanacak, kongrede takviye edilen ‘Heyet-i Temsiliye’ de TBMM’yi toplayacaktır. Mustafa Kemal’in meclisin toplan-masına dair ‘Kolordulara’ ve ‘Umumi Vilayetlere’ gönderdiği resmi yazıda, ‘Heyet-i Temsiliye’ adına Mustafa Kemal imzası yer alacaktır. 23 Nisan 1920’de açılan ve Milli Hakimiyetin yegane temsilcisi olan ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de ‘Siyaset ve Ordu işleri ile hiçbir alaka ve münasebetleri ve bu hususta liyakatleri görülmemiş’ bir çok kimse vardı, ama Kurtuluş Savaşı’nın ve yeni devletin meşruiyeti bu meclise dayanacaktı. İsmet Paşa Milli Mücadelede, Milli Ordu’nun da meşruiyetini Büyük Millet Meclisinden aldığını söylemiştir
     ‘Sivas Kongresi’ kararları bir bildiriyle tüm yurda, ordu karargahlarına, vali ve kaymakamlara bildirilecek, Mustafa Kemal radikal bir kararla, İstanbul hükümetiyle bütün ilişkileri kesecek, bunun üzerine Damat Ferit çekilmek zorunda kala-caktır. Bunun üzerine Vahidettin, Milli Mücadeleye sempati ile bakan Ali Rıza Paşa’ya hükümet görevi verecektir. Böylece ‘Kuvayı Milliye’ye dayalı milli emellerle tamamen uyumlu bir hükümet kurulmuş, Osmanlı Mebusan Meclisi için bu dönemde Milli Meclis teriminin yaygınlaştığı görülüyor. TBMM açılıncaya kadar Milli Meclis anlamı Osmanlı Mebusan Meclisi’dir. Mustafa Kemal böylece; İstanbul’da Milli Hareket’e yardımcı olacak bir hükümeti kurdurtmakla kalmamış, aslında milletin mukadderatı ile ilgili konularda bütün insiyatifi artık eline almıştır.
    Teşkilatçı Mustafa Kemal’in kafasında İstanbul’da askeri ve mülki bürokrasiyi Milli Hareket’e bağlamak için bir kadrolaşma projesi vardır. İstanbul ve Anadolu’da kendisine bağlı bir askeri ve idari kadro kurma yolundadır. Kimlerin nereye atanması gerektiğini istediğini İstanbul’a bildirmiştir
    Harbiye nazırı Mersin’li Cemal Paşa, ‘Kuvayı Milliye’ ile görüşmek için Bahriye Nazırı Salih Paşa’yı görevlendirdiğini belirterek buluşma yeri belirlenmişti Amasya görüşmelerinde; ‘Anadolu ve Rumeli Müdafaa Hukuk Cemiyeti’inin meşruiyeti hükümetçe tanınmıştır. Erzurum ve Sivas Kongre’leri kararları da toplanacak Mebusan Meclisi’nce uygun görülmek kaydıyla kabul edilmiştir.
    Bu İstanbul Hükümeti’nin bir kere daha Milli Hareketi tanıması demekti. Neticede ikisi açık üçü gizli beş protokol imzalanmıştır. Zaferden sonra da uzun süre bazı bölümleri gizli tutulmuş olan  bu gizli protokol tutanağı önemli maddeleri özetle şöyledir;
⦁ İslam aleminin de kuvetli bir daynağı olan İslam Hilafeti ve Osmanlı Saltanatı devam ettirilecektir.
⦁ Milli sınırlar Osmanlı Devleti’nin, Türk ve Kürtlerle meskun arazisidir. Kürtlerin Osmanlı camiasından ayrılması imkansız Kürtlerin serbestce gelişmelerini temin edecek şekil ve surette geleneksel ve toplumsal hukukumuzca müsadelere mazhar olması dahi desteklenmek ve yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı maksadı altında yapılmakta olan tezviratın, dedikoduların önüne geçebilmek için de bu hususun şimdiden Kürtlere malum olması uygun görüldü.
⦁ Vatanın Kilikya, Aydın ve Trakya bölgeleri hiçbir şekilde ayrılamaz
⦁ Gayrimüslim unsurlara, siyasi hakimiyetimizi ve toplumsal dengemizi ihllal ederek mahiyete imtiyazlar verilemez… Bu hususta Milli Meclis’in kanaat ve karalarına uyulacaktır.
⦁ Bağımsızlığımız tamamaen saklı kaymak şartıyla, fenni, sınai, iktisadi ihtiyacımıza hal şekli bulunması hususu uzmanlarca etraflıca incelenip sınırlandırıldıktan sonra Milli Mecliste görülerek karara varılacaktır.
⦁ Milli Meclis İstanbul’da serbestce çalışabilmelidir.
Milli Mücadele tarihi de göstermiştir ki meclisin önce İstanbul’da toplanması isabetli olmuştur. İstanbul Meclisi’nin İngiliz süngüsü ile kapatılması Ankara’da toplanacak olan ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’ için çok sağlam bir zemin hazırlamıştır. İngiliz askerleri toplantı halindeki Mebusan Meclisi’ne giriyor, Rauf Bey ve Kara Vasif Bey’i tutuklarken demokrasinin ve parlementerliğin beşiği İngiltere askerlerinin parlementoda zorla milletvekili tutukladığı, tutanakla tarihe geçiriliyor. Rauf Bey’in meclisi terk etmemekte amacı buydu.
    Coğrafi bir merkez konumunda ve bilhassa tren istasyonuna sahibolan Ankara seçilerek, burada olağanüstü yetkilere sahip bir ‘Kurucu Meclis’ kurulmuştur.
    Çünkü yeni bir devlet kurulacaktır. Normal bir meclis için ‘Ayan Meclisi’nin (Senato) olması gerekir. Üyeleri padişahca atanan Ayan Meclisi’nin Ankara’da toplaması imkansızdır… Devlet işlerinde kesinti olmaması gerektiğine göre de; açılacak yeni meclis sadece yasama yapmakla kalamaz,,. Mevcut temel kanunlar geçerli olmakla beraber Ankara’da açılacak meclisin “idarede birliği temin ve icabında fevkalade tedbirleri alabilecek” olağanüstü yetkilere de sahip olması lazımdır. Bunun anlamı ‘Kurucu Meclis’tir. İstanbul’dan kaçıp kurtulan Mebusan Meclisi üyeleri de bu meclise katılacaktır. ‘Kurucu Meclis’, Mustafa Kemal Paşa’nın istediği, Fransız ihtilalindeki Jakobenlerin konvansiyonel Meclisi gibi, ‘bütün kuvvet ve yetkileri elinde toplayan’ bir ‘İhtilal Meclisi’dir.
    ‘Milli Mücadele’de Mustafa Kemal’in izlediği stratejiyi simgeleyen iki tipik olay yaşanır: Meclisin müthiş bir İslami gösteri biçiminde açılması ve Meclis açıldıktan sonra ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Mustafa Kemal’in ilk diplomatik mektubunu Bolşevik liderliğinine yazması. 23 nisanda meclis cuma namazından sonra ve Arapça dualarla açılıyor. Yeni Meclisin halk tarafından benimsenmesi için İslami terimlere önem verilmesini istemiş Karabekir bile, Büyük Millet Meclisi açılışında bu kadar koyu taassuba yer verilmesini eleştiriyordu.
    Gerçekten hiçbir Osmanlı Meclisi bu kadar yoğun bir dini tören hatta dini gösteri ile açılmamıştır. Bunu göstermek için yapıldığı bellidir:
    İç politika bakımından İslam’a ve Hilafet grubuna asırlardan beri sadakat gösteren, daha bir yıl öncesini kadar Halife’nin sancağı altında savaşan halkı, kurumları, hatta orduyu Milli Mücadele’ye bağlamak ve Damat Ferit Hükümeti’nin yayınlat- tığı Şeyhülislam fetvalarına böyle gösterişli bir İslami açılışta karşılık vermek..
    Dış politika bakımından İslam dünyasının desteğini almak, özellikle İngiltere için çok hassas mesele olan Hindistan’daki ayaklanmayı İslami duygularla Milli harekete destek haline getirmek..
    Meclis’te zabıt katibi olarak çalışmış Hıfzı Veldet şöyle anlatıyor: “beyaz sarıklı, beyaz ve kara sakallı, cübbeli ve eli tesbihli hocalarla, pırıl pırıl üniformalı genç subay, yazmalı veya şal sarıklı aşiret beyleri, külahlı ağalar, tarikat babaları ve kavuklu çelebilerle; Batı kültürüyle yetişmiş ‘Kuvayı Milliye’ kalpaklı, nokta bıyıklı, modern gençler yanyana oturuyorlardı. Gerçi mebusların kıyafetleri ve kafaları renk renkti ama gönülleri ve amaçları birdi.”
    Bu mecliste 120 serbest meslek mensubu yani tüccar, çiftçi, avukat, gazeteci, bir tane de amele vardır. Devlet memurlarının sayısı 125, bunlar okumuş ve çoğunlukla fes giyiyorlar. Subay sayısı 53, hepsi savaş görmüş; Balkan Harbi ve Birinci Cihan Harbinin çeşitli cepheleri… Ulemadan üyelerin sayısı 53’dür 14’ü müftü 13’ü müderris, !0’u çeşitli tarikat şeyhleri, ayrıca aşiret reisleri vardır.
   Meclis tek fikirli değildir. İnkılapçılar vardır, muhafazakarlar vardır, sosyalistler, liberaller, ittihatçılar vardır, aşiret reisleri vardır. Biri içkiyi modern sayar öbürü yasaklar. Kadının İstiklal Savaşı’na katkısını yücelten, ona resmen teşekkür eden, ama aynı zamanda tanıklıkta kadının yarım olduğunu düşünen, haram olduğu için içki yasaklayan bir Meclis… ama Ankara’da yerlerini herkezin bildiği dört tane gizli meyhane vardır, polis müdürü Dilaver bey de bağ evinde imal ettiği içkileri eşine dostuna ikram etmektedir.
    Bunların hepsi kahramandır: sarıklı hocalar. fesli okumuşlar, kalpaklı kuvayı milliyeciler… İnönü’nün dediği gibi: “Birinci Büyük Millet Meclisi’nin bütün üyelerini, zamanında müspet çalıştığından bahsolunan hepsini beraber yürekten saygı duygularıyla hatırlıyorum.”
   ‘Doğu İdeali’ muhakkak, Milli Mücadele’nin ruhi esasların-dan biridir. Kuvvetli İslami vurgular, halkın İslami terimlerle tanım-lanması, Meclis’in İslami gösteri ile açılması, Mustafa Kemal’in Kur’an‘dan ayetler okuyarak yaptığı konuşmalarla, Bolşevik ve İslam siyasetlerini bağdaştıran konuşmaları… Bolşevizmi öven, emperyalizmle,  kapitalizimle mücadeleyi, mazlum milletlerin, Doğu milletlerinin kurtuluşunu vurgulayan konuşmaları… Temel davası “Bağımsız Türkiye” olan Mustafa Kemal Paşa, Doğu-Batı meselesine daha çok siyasi strateji açısından baktı.
    Prof Kürkçüoğlu ve Philips Price’a göre, Batı işgalciliği karşısında Batı’ya genel bir nefret vardır, bu Doğu idealini son derece güçlendirmiştir. “Öyle bir konjöktürde Mustafa Kemal  bir süre için rüzgara boyun eğmiş, başka bir deyişle akıntıya katılmış görünüyor. Bu şekilde davranırken “Doğu ideali ve Komunizm Türkiye’ye egemen olursa, bu akımı kontrol altında tutabileceğini düşünmüş olabilir. Fakat Mustafa Kemal eninde sonunda Batı’ya döneceğini düşünmüştür.”
    Milli Mücadele’nin temelini atan ‘sivil milliyetçi hareketler’ ya da ‘yerel kongreler’ hakkında bir araştırma yapmış Bülent Tanör de; özellikle Batı Anadolu’da milli direnişin örgütlen-mesinde din adamlarının çok etkili olduklarını, ilk başlarda ön saflarda yer aldıklarını belirtir: Bu şekilde “aydınlar, eşraf, mülk sahipleri ve din adamları arasında belki de ilk defa olarak yerel görünüşlü ama ulusal ittifak ortamı” teşekkül etmiştir.
    İngilizler mütareke hükümlerine aykırı olarak Musul’dan başka Kilis, Antep, Maraş, Urfa işgal ediyorlar. Türkiye’nin mütareke ile vazgeçtiği Irak bölgesinin Siirt, Mardin, Urfa ve Diyarbakır’da için aldığını iddia ediyorlar. Kürdistan vaadi ile yurt aşiretlerine teşvik ederek bu siyaseti yürütmek istiyorlar. Böyle bir ortamda Kürtlerin, Kürt aşiretlerilerinin ve din adamlarının hangi tarafı seçeceği çok önemli.
     Sevr anlaşmasını hazırlamak üzere Paris barış konferansı toplanıyor. Kendisini Kürtlerin temsilcisi olarak takdim eden Kürt Şerif Paşa, Ermeni Bogos Nubar Paşa ile işbirliği halinde, Doğu Anadolu’da Sevr tarzında bir Ermenistan ve kalan kısım-larda Kürdistan kurulması için İngilizlerin desteğiyle konferansa başvuruyor. Şerif Paşa’ya bölgeden büyük tepkiler geliyor… Silvan aşiret reisleri, eşrafı, şeyhleri ve din âlimleri tarafından Şerif Paşa’yı protesto etmek için yazılan telgraf metni dönemin birleştirici değerini yansıtmak bakımından çok önemlidir. Mustafa Kemal bu değerleri harekete geçirerek, Kürtleri milli mücadeleye kazanacaktır
    Mustafa Kemal daha Samsun’a çıktığı andan itibaren Vatan ve İstiklal ile beraber yüce Hilafet ve Saltanat… ‘dini mübini İslam’ gibi zamanın birleştirici kavramlarını da kullanarak herkesi milli hareket bünyesinde birleştirmeye çalışıyor.
    Mutki aşiret reisi Hacı Musa önemli bir addır. Birinci Dünya Harbi sırasında Bediüzzaman Said Nursi ve Şeyh Muhammed Diyauddin’le birlikte Bitlis çevresinde gönüllü ihtiyat birlikleri denilen 2 bin kişilik bir milis gücü ile ordu emrinde savaşmış-lar, ayrıca Said Nursi Milli Mücadele’yi desteklemiş, Mustafa Kemal ve Fevzi Paşa tarafından Ankara’ya davet edilmiştir.
    Mondros mütarekesinın hemen ardından ülkenin her yerinde milli direniş ve kongre hareketleri başlıyor ama, batı ve doğu illeri arasında bir vurgu farkı var. Batı illerindeki direnişlerde ‘İslam’ ve ‘Müslüman’ gibi dini terimlerle birlikte ‘Türk’ hatta ‘Türk Milleti’ gibi terimlerin yoğun uygulandığını görülür. Doğu Anadolu’ya ve Kafkasya’ya doğru gittikçe etnik yapı nedeniyle ‘Türk’den çok İslam kavramları öne geçiyor. İstiklal Savaşı boyunca Mustafa Kemal, Türk milletinin kurtuluşunu sağlamak için İslam mücahitliği davasını gütmüştür. Ama tüm bunların hepsi devletin ve vatanın birliğini ve bağımsızlığını savunuyordu.
    Hakimiyet-i Milliye, Mustafa Kemal’in gazetesidir. Orada bizzat yazılar yazdığı gibi, bütünüyle onun kontrolundadır. 28 Ocak 1920’de kaleme aldığı “Hilafet ve İslam Alemi” başlıklı başyazısı dönemin satratejisinin adeta özetidir. “Türkiye’nin mukadderatına , İstanbulun vaziyetine ve Hilafet’le Saltanat makamlarının geleceğine dair” bütün dünyayı meşgul eden düşünceler arasında en önemli teşebbüslerin Hint Müslüman-lardan geldiğini belirten yazı, Hintli Müslümanların Londra’da Türkiye lehine yaptıkları gösterileri de hatırlatarak: “Londra’da ve Hindistan’da yükselen İslam sesi şimdiye kadar emsali görülmeyen bir ciddiyetle bizi müdafaa ediyor… hukukumuzun ve mevcudiyetimizin teminini tehditkar bir lisanla Avrupa’nın haris siyasetinden talep eyliyordu… Mukaddessatımız üzerine bu mukaddes teşebbüslerin teşekküre değer tesirlerini unuta-mayız, sonsuza kadar kutlar ve takdis ederiz.” Mustafa Kemal yazısında, İslam alemine karşı üstlendiği vazife ve sorumluluk-lar itibariyle Hilafet’in “hür ve bağımsız, kuvvetli ve muktedir” olması ve hukukunu müdafaaya ehil bulunması gerektiğini belirtiyor. Peygamber’in vekili mağlup olabilir; Peygamber’in kendisi de müsait olmayan bir barışı imzalamaya mecbur kalmıştı fakat hiçbir zaman bağımsızlığını ve geleceğinin gelişme imkanını tehlikeye koyamaz…“işte Hilafet’in bu şartları ve mahiyetidir ki, altmış milyon Hint Müslümanını ve bir o kadar Mısır, Cezayir, Afgan ve Türkistan İslam ahalisini Türkiye’nin mukadderatıyla alakadar etmiştir…”
    Lloyd George’un Hilafet’i Türklerden alarak “milletlerarası bir merkezde kalıp, manevi nüfuzunu icra etmesi” şeklindeki planını eleştiren makale, İngiltere’de bile “basiret sahibi zevat”ın bunu yanlış bulduğunu belirtiyor…
    İngiliz hakimiyetine tepki olarak Hint Müslümanları Osmanlı Hilafeti ile kendi onurlarını giderek bütünleştiriyorlar. Mekke ve Medine’nin Osmanlı hakimiyetinde olması, Hintli hacılar açısından Hilafet’i daha önemli hale getiriyor. Kanuni Süleyman zamanında  Osmanlı’nın Batılı sömürgecilere karşı Hindistan’a yardım göndermesiyle başlayan ilişkiler tarihi de bunda etkili oluyor. 1877 Osmanlı-Rus savaşı Hint Müslümanlarında büyük heyecan yaratıyor, Türkiyeye yardım kampanyaları açmışlardı.
    İzmir işgalinin doğuracağı sonuçları görebilen Lord Curzon bunu en büyük hata olarak nitelendiriyor. İşgalden iki gün sonra Hindistan’da protestolar başlıyor, İstanbulun işgalinden üç gün sonra Muhammet Ali Cinnah (Pakistanın kurucusu) başkan-lığındaki Müslüman heyeti Londra’da Başbakanla görüşüyor ve muhtıra veriyordu.
    1922 Şubat, İngiltere’nin Hindistan işleri Bakanı Montague, Hindistan’daki hareketin büyüklüğüne dikkat çeker, ‘Türklerle yapılacak barış, adaletli ve hakka uygun olmazsa Hint isyanı yatıştırılamaz’ diyerek hükümeti uyarır. Lloyd George bunun üzerine Reuters’e bir açıklama yaparak ‘Türkiye ile Yunanistan arasında İngiltere tarafsızdır’ deme ihtiyacı duyuyor.
    Hint Hilafet hareketi ve İslam dünyasındaki cemiyetlerden çeşitli tarihlerde gelen paraların toplamı 132.250 İngiliz Lirası (1.035.608 Türk Lirası), bu paranın 600.000 TL’lık kısmı bir milyon sermayeli İş Bankasının kurulmasına aktarılacaktır. 1921’ de; TBMM Hükümetinin bütçesindeki gelir 46 milyon liraydı ve 28 milyon lirası Milli Savunmaya ayrılmıştı. Yunan bütçesi ise 115 milton lira ve 53 milyonu savunmaya harcanıyordu.
    Mustafa Kemal’in uyguladığı bu İslam ve Hilafet siyaseti, çok dindar bir görünümde olması; içeride ‘Milli Mücadele’ için geniş halk desteklerini kazanmakta çok büyük bir imkan sağladığı bir gerçektir. Dışarıda özellikle İngiltere’ye karşı Milli Mücadele’yi siyaseten güçlendiren bir etken olduğu da muhakkaktır.
    İngilizlerdeki bu İslam kaygısının, özellikle Hindistan’da ne gibi siyasi sonuçlar yaratacağı endişesinin yarattığına bir örnek olarak, daha 1919’da İngilizlerin “Türkleri İstanbul’dan atma” politikasından vazgeçmek zorunda kalmış olmalarıdır.
    Bilhassa Türk ve dünya tarihinde bir dönüm noktası olan Sakarya Zaferi, İngilizleri son derece ürkütmüştür.  Bu zaferle Mustafa Kemal, İslam dünyasında “İslamın kurtarıcısı” olarak görüldü ve Ankara, İslam dünyasının ilgi odağı haline geldi. Alman tarihçi Von Mikusch’un deyimi ile “Mustafa Kemal yalnız kendi ülkesini değil bütün Asya’yı, Bolşevik Rusya ile birleştirip, Batı’ya karşı ayaklandırabilirdi.” Bu, Lloyd George siyasetini itibardan düşüren  önemli etkenlerden biridir. Mustafa Kemal, Hilafet ve İslam siyasetlerini kullanarak İngiltere üzerindeki nispi yumuşamayı görmüş, karşılıksız bırakmamış, Londra Konferansı bu diplomasinin önemli adımlarından biridir.
(Araştırmacı, Yazar Taha Akyol’un ‘Ama Hangi Atatürk’ kitabından sadeleştirilerek özetlenmiştir, Derlenmiş Makaleler 2021/05 Süleyman A.Doğan)