Genel

ABD’NİN ÖYKÜSÜ

Hindistan’a ulaşmak üzere yola koyulan Christopher Columbus yolunu kaybedince, Hindistan’a geldiğini zannederek Bahamalar’daki San Salvador kıyılarına ayak basıyor ve Dünya’nın tarihini değiştiren bir olay böylece 1492’de başlamış oluyordu. Ne denir; ‘Hayat tesadüflerden ibaret bir yoldur’.
1607’de Jamestown, Puritenlerden önce gelenlerin Amerika’da kurduğu ilk yerleşimdir. Orada olduğu sanılan gümüş yataklarına sahip olmak ve bir ticaret merkezi kurmak üzere Kraliçe’nin imtiyaz verdiği Virginia Şirketi, İngiltere hapsanelerinde hırsız, cani, sabıkalı kim varsa buraya göndermişti. İlk gelenler burada çok sıkıntı çekecek, açlıktan her türlü yaratıkları ve hayvanları, hatta kendi kadavralarını yemek zorunda kalacaklardı. Kızılderili halkların yaşadığı bu bölgeye gelen 100 kişiden yerlilerin yardımına rağmen sadece 38 kişi hayatta kalacaktı.
Columbus’tan 128 yıl sonra İngiltere’de dini baskılardan yılmış ve kendilerine, dinlerini özgürce yaşayabilecekleri yeni bir ülkeyi arayan bazı Protestanlar, kaçtıkları Hollanda’da da aradıklarını bulamayınca Avrupa’dan ayrılıp, Kuzey Amerika’da yeni bir hayata başlamaya karar verdiler. Puritenler, 66 günlük zorlu bir yolculuktan sonra Mayflower gemisi ile 1620’de Plymouth’a ulaştılar. Gemideki 41 yetişkin, yolculuk esnasında bir araya gelerek yeni topraklarda birlikte yaşamanın kurallarını ve yasalarını belirledi ve kaleme aldılar. “1620 Mayflower Anlaşması”, Kuzey Amerika’daki kolonilerin ilk kuruluş tarihi olarak anılır. Onları başkaları takip etti ve bu bölgede kurulan 13 koloniye daha sonra ‘New England’ denildi. Bu koloniler bugünkü ABD eyaletlerinin nüveleridir.
Burada Pazar sabahları toplanarak dua edebilecekleri ahşap kiliselerini yapan Puritenlerin inaçları, Fransız Jean Calvin’in öğretilerine göreydi. Kader’i kabul ediyor, kimin kurtarılacağı, kimin ebediyen yanacağı kararını Tanrı’nın önceden belirlediğine, bunu insanların değiştirmesinin hiçbir şekilde mümkün olmadığına inanıyorlar.
Tanrı tarafından özel olarak seçildiğine inanan birçok Puriten, yerlilerin hakları olmadığı halde bu topraklarda oturduklarını ve ikinci sınıf insanlar olduklarını düşünmeye başlamışlardı. Buna inananlarının yerlilere saldırmasına yerliler de karşılık verince, karşılıklı ve yıllar sürecek savaşlar böylece başlıyordu.
Kral tarafından atanmış, fakat çok etkili olmayan valiler vardı, ama büyük ölçüde Koloniler kendi kendilerini yönetiyorlardı. İngiltere’nin çok uzaklardan burayı kontrol edebilmesi mümkün değildi. Kendi kendilerini yönetmelilerdi, çünkü onlar buraya İspanyolların Güney Amerika’da yaptıkları gibi yağmalamaya değil, buralarda yerleşmek ve ticaret yaparak kalıcı yaşamak üzere gelmişlerdi. İlk olarak Avrupa’ya tütün satıp kısa sürede para akışını sağlayan yerleşimciler, en önemli gelir kaynağı haline gelmesinin cazibesiyle daha çok tütün üretmek ve satmak istediler. İnsan gücü ihtiyacının artması nedeniyle de ilk olarak 1680’de köle satınalmaya başladılar.
Bu arada 18.yüzyılda İspanyolları yenen İngiltere, daha büyümek üzere Kuzey Amerika’da yayılmaya karar verdi. Ancak bunu engellemeye çalışan Fransızlarla yedi yıl boyunca savaşmak zorunda kalarak büyük zararlara uğrayan İngilizler, ekonomik durumlarını düzeltmek amacı ile sömürgelerine, bu arada Kolonilere yeni vergiler koyacaktı. Kolonilere baskıyı arttırdılar ve kısıtlamalar getirdiler. Damga vergisi adı altında yeni çıkarılan vergilerin mecliste kabul edilmesiyle Koloniler; İngiliz parlementosunda temsilcileri olmadığını ileri sürerek bu vergileri kabul etmediler. Peşinden de İngiliz mallarının boykot edilmesi üzerine İngiltere, Boston limanını abluka altına alacak, Koloni halkı da buna karşı çıkacaktı.
Onun ardından 1774’de, Philadelphia’da toplanan Koloni temsilcileri özgürlüklerini korumak üzere direnişe karar vererek silahlanacak, ve 1775’de ilk silah patlatılacaktı. Toplanan ordunun başına George Washington’u getiren Kongre, 4 Temmuz 1776 insan hakları bildirisini kabul ve ilan edecekti: İnsan doğuştan özgürdür ve devredilmez, vazgeçilmez birtakım hakları vardır. Fransa, İspanya ve Hollanda destekleri ile 8 yıl süren savaşlar sırasında çıkan sıtmanın da yardımıyla yenilen İngilizler barış ilan etmek zorunda kalıp, Versay 1783 Anlaşması ile ABD’nin bağımsızlığını kabul edecek, nihayet 1787’de ABD resmen tanınınacaktı.
Savaş sona ermiş, bağımsızlık sağlanmıştı, fakat ekonomik durum çok kötü ve yönetim darmadağınıktı. Tek kurum vardı: Kongre. Onun da ne bir başkanı, ne de bir üst mahkemesi vardı. Gevşek bir konfederasyon halindeki 13 eyalet arasında da dış ticaret sistemi ve bir ortak para yoktu. Bir araya gelip bir çıkış yolu bulmaları lazımdı. Bu ihtiyaç üzerine; bağımsızlıktan 17 yıl sonra eyaletlerden gelen ve her birisi üniversite mezunu, toprak sahibi, bankacı, işadamları, avukatlar, tüccarlar ve generallerden oluşan 55 kişi Philadelphia’da bir araya gelerek Anayasa yapmaya başladılar. George Washington başkanlığında 116 gün süren toplantılar ve tartışmalar sonrasında, mutabık kalınan bir anayasa imzalanacak, Ekim 1787’deki anayasaya göre ABD federal bir Cumhuriyet olacaktı. Her devlet iç işlerinde serbest kalıyordu, buna karşılık dış siyasetleri, savunmaları ve ekonomileri ortak yürütülecekti. İlk olarak bağımsızlık savaşlarının kahramanı, halkın çok sevdiği insan George Washington, kendisine krallık teklif edilmesini; ‘Bugüne kadar bana yapılmış en aşağılayıcı tekliftir’ diyerek reddederek kendi çiftliğine çekilecekti.
O kral olmazsa başkası asla olamazdı. Bunun üzerine ‘Başkanlık’ sistemi benimsendi ve George Washington ABD’nin ilk başkanı olarak seçildi. Ortak para, vergi, bankacılık sistemleri İngiltere’den aynen alındı. Ekonomik işleyiş olarak da İngilizlerin liberal ekonomik sistemi benimsendi. 1791’de kurulan ilk ulusal bankadan sonra Avrupa’da olduğu gibi hisse senedi piyasası ve borsa ortaya çıktı. Bunları, birçok şirketler, otoyolları, altyapı yatırımları takip etti.
Dünyada Patent Hakları, ilk olarak 16.yüzyılda İngiltere’de doğmuştur. Ancak onlardan bir adım daha ileri giden ABD’de; dünyada ilk olarak Patent Hakları anayasada yer almıştır. Daha sonra ikinci Başkan olacak Jefferson 1802’de ilk patent dairesi başkanı oldu. Teşvikler sayesinde patent talepleri yağmur gibi geliyor, Jefferson her birini titizlikle inceledikten sonra George Washington onaylıyordu. Böylece patent ve entelektüel haklarına önem vererek hem mucitleri korudular, hem de yaratıcılığın gelişmesini ateşlediler.
Avrupa’dan kaçırılıp getirilen teknisyen Samuel Shilake, ezberinden ilk iplik fabrikasını kurdu ve bunu 12 fabrika izledi. ABD’deki büyüme ve gelişme Amerika’ya göç patlamasını başlattı. Bilgi ve tecrübe akmaya, sanayileşme dev adımlarla ilerlemeye başlamış, böylece 60 yıl içinde nüfus 3 milyondan 30 milyona çıkmıştı. 1820’de ilk kauçuk su geçirmez ayakkabı yapılıyor, 1844’de Charles Goodyear vulkanizasyon patentini alıyordu. (İngilizler 1876’da kauçuk ağaçlarını Güneydoğu Asya’ya dikti). Nihayet ABD 1860’da Avrupa’yı geçiyor, ekonomi ve sanayi lideri oluyordu.
Abraham Lincoln 1860’da başkan seçildi ve köleliğe karşıydı. Özgür bir anayasa yazılırken köleliği kaldırmak için hiçbir şey yapılmamıştı. Geniş ve bereketli tarım toprakları olan Güney için pamuk en önemli gelir kaynağıdır ve tarım da köleler ile yapılmaktadır. Bu nedenle köleliğin kaldırılmasına şiddetle karşı çıkan Güney’li toprak sahipleri, hem Güney’deki köle iş gücünün serbest dolaşımını, hem de Kuzey’deki sanayinin gelişmesini böylece engelliyordu. Lincoln köleliği kaldırmayı isteyince Güney’deki yedi eyalet federasyondan ayrıldı ve ülkede iç savaş başladı.
ABD’yi bölünme noktasına getiren savaş dört yıl sonunda Kuzey’in kazanması ile sona erecek, 1864’de kölelere özgürlük verilerek ABD yeniden birleşecekti. Bugün ABD’de, George Washington kurucu, Abraham Lincoln ise kurtarıcı başkanlar olarak anılmaktadır. Lincoln, 1862’de iskan yasasını çıkardı. Batı’ya giden herkese 160 dönüm arazi veriliyor, beş yıl işledikten sonra 10 dolar ödeyen herkes işlediği arazinin sahibi oluyordu. Batı’ya hücum başlamış, maceracılara yeni imkan fırsatlar sunuluyordu. Batı’daki çorak araziler böylece, bereketli topraklara dönüşecek ve Batı, ABD’nin tahıl ambarı olacaktı. Sonuçta savaştan daha güçlü, birleşmiş ve güçlenmiş olarak çıkan ABD, 1865’den itibaren hızla büyüyerek tarım ve sanayide dünya lideri olmayı başaracaktı.
Elektrik Enerjisi 1870’de, ikinci sanayi devrimi olarak yeni teknolojileri ve yeni gelişmeleri yaratacak, özellikle Edison ve Tesla yeni bir çığır açacaktı. İlk olarak 1879’da kömür telli yapılan ampul, 1910’da wolfram telliye dönüşecek ve lambadan ampule geçen milyarlarca insanın yaşamı değişecekti. İcat ettiği ampul, yüzlerce buluşundan sadece biri olan Edison, sayısı 1000’i aşan icatlarıyla, ABD’ye milyarca dolar kazandırdı (değeri bugünkü para ile 157 milyar dolar). ABD’de yaratılan tüm patent sayısı bugün 640.000 den fazladır.
Teknolojik devrimler sanayide büyük güç ortaya çıkardı. Çok sayıda girişimci ve yatırımcı insanın varlığı, büyük ve geniş topraklar ile sıradışı insanlar sayesinde 1894’de ABD, dünyanın lideri olacaktı.

ABD, DÜNYA’NIN LİDERİ OLUYOR
1900’lara gelindiğinde dünyada önemli değişiklikler başlamış, Afyon Savaşları (1841-1853) sona ermiş, büyük güçler ABD, İngiltere, Japonya, Çin’i işgal etmişti, ilk defa düzenlenen Paris fuarına dünyanın her yerinden insanlar katılmış, Edison geceyi ışıldatan aydınlatma buluşu ile fuarın yıldızı olmuştu. Yeni çağa büyük bir hızla giriliyor, ama çalkantılı bir dönem de başlıyordu.
Bir çiftlikte dünyaya gelmiş olan John Rockefeller, 16 yaşındayken ve bir muhasebecinin yanında çalışırken, maaşına yeterince zam yapılmaması üzerine istifa ederek kendi işini kuracaktı. Bu sırada yeni gelişmeye başlayan petrolde büyük bir gelecek görerek bu işe giren Rockefeller’in kurduğu Standart Oil şirketi 10 yıl içinde petrolün en büyüğü olacaktı. Standard Oil petrol fiyatlarını, ele geçirdiği demiryollarını da, nakliye ücretlerini de denetliyor ve tekel olmak istiyordu. Rafinerilerin yüzde 90’ını denetleyen Rockefeller, her şeyi silip süpürerek 100’den fazla şirketi ele geçirecek ve 1890’da bir dev olacaktı.
ABD’nin kuruluşundan 100 yıl sonra ortaya çıkan durum; demir-çelik, kimya, petrol, demiryolu, hizmet, iletişim, finans tröstleri milli gelirin yüzde 60’ını ellerinde tutuyor, nüfusun sadece yüzde 2’sini teşkil eden tekeller, geri kalan insanları yoksulluk içinde berbat bir yaşama ve yozlaşmaya sevketmişti. Hırslı ve hızlı büyüme arzusuyla gözleri hiçbir şeyi görmüyor; Pittsburgh’un başarısı hava kirliliğinin çokluğu ile ölçülüyor, çocuklar madenlerde ve işlerde, insanlar haftada 6 gün 16 saat 2$/gün karşılığı çok kötü şartlarda çalıştırılıyordu. Baskılar sonucu çok sık iş kazaları oluyordu. Mesela dışarıya çıkamasınlar diye üstlerine kapanan kapı yangında açılamayınca 146 işçi yanarak ölmüştü, New York’ta. Ayrıca yüzyıl boyunca özgür ve serbest bırakılan tekelleşme küçük ve orta büyüklükteki başka tür işlerin gelişip büyümesini de engelliyordu.
ABD kaderini değiştiren dört büyükler; George Washington, Thomas Jefferson, Abraham Lincoln ve Teodore Roosevelt bu dönemde başkan seçilerek işin başına geçmişlerdi. Ülke çok büyüyüp gelişmiş fakat ekonomik işleyişe bir düzen vermek, sosyal adaleti sağlamak, zengin-yoksul arasındaki dev farkı kapatmak gerekiyordu.
Pensilvanya Alleghent mezunu gazeteci Ida Tarbell, doğup büyüdüğü petrol alanlarını çok iyi biliyor ve tanıyordu. Standard Oil’in nasıl doğup büyüdüğünü anlatan bir kitap yazdı. Yozlaşmayı gözler önüne sererek halkı aydınlatan bu meydan okuma, halktan büyük destek gördü. Aslında tröst yasaları vardı, ama işletilmiyordu. Kendisini halkın koruyucusu olarak gören Roosevelt tekelleşmeye karşı çıkacak ve de kamuoyunun yoğun baskısını üzerinde hissederek; tekellerin simgesi haline gelen Standard Oil’den hesap sorulacağını beyan edecekti. Sonunda 1911’de başlayan tasfiye hareketi ile Mahkeme’nin yasadışı olduğuna karar verdiği Standard Oil üç parçaya bölünecekti: Exxon, Mobil ve Diğerleri.
Rockefeller çok şaşırıyordu ve bir türlü anlam veremiyordu olup bitene, belki zarar verdiğinin, daha da önemlisi fırsat eşitliğini engellediğinin farkında değildi. Sonuçta, Standard Oil ile birlikte 40 şirkete dava açılıp anti-tröst yasalar çıkartılıp kalıcı bir kural haline getirilecek ve bu davanın ardından ekonomiye yeni düzen verilecekti. Roosevelt, ABD tarihinde ilk olarak; Beyaz Saray’da bir araya getirdiği çalışanlar ile işverenleri uzlaştıracak, Nihayet 1912’de çalışma saatlerini, iş yasalarını, çalışma ve iş kazası tazminatlarını düzenleyecekti. Ekonomi böylece tekrar canlanmaya başlamıştı.
Bunun arkasından, 1914’de başlayan Birinci Dünya Savaşı, ABD’yi Avrupa’nın cephane ve çelik üreticisi haline getirecek; ABD ekonomisi bu sayede daha da büyüyecek ve ülke daha zengin olacaktı. Böylece dünyadaki gelirin yüzde 40’ını elde eden ABD, Avrupa’dan borç alırken onlara borç verene dönüşmüştü.
Savaştan galip çıkanlar; ABD, İngiltere ve Fransa olmuştu, ama aslında savaşın tek kazanan tarafı ABD idi. Başkan Wilson kafasındaki planla 1919’da, Paris barış konferansında planı Avrupalılara anlatacak, fakat onlar bu planı kabul etmeyip geri çevirince, ABD’nin dünyayı yeniden inşa etme çabası sonuçsuz kalacaktı, ama politik ve coğrafi üstünlükleri onları yine de ön plana çıkarmaya yetmişti.
Gücünü kendi topraklarına ve dış ilişkilerine yoğunlaştıran ABD’de 20.yüzyıl başında, sistematik buluşlar ve bilimsel yenilikler birbiri ardına geliyordu. Wright kardeşler 1902’de ilk uçağı yapmayı başardı. 1913’de Panama kanalı yapılarak Atlantik ile Pasifik okyanusları birleştirildi. Üstün zekalı bir teknisyen olan Henry Ford: İşçiler arabaların etrafında döneceklerine işler onların ayağına gitmeli diyerek; 1913’de modern toplu üretim sistemini geliştirdi. Büyük bir devrimle sanayide üretim yöntemini değiştiren Ford, o dönemde kurduğu dünyanın en büyük fabrikasında 80.000 işçi çalışıyor ve günde 2.500 otomobil yapılıyordu. Ford, T modeli arabasından yılda 10 milyon adet yaparak fiyatını 800 dolardan 290 dolara düşürmeyi başarmış, ABD’de artık milyonlarca ailenin bir otomobili vardı. Üstelik Ford’un geliştirdiği bu yöntem, diğer sanayilere de yansımış, onlar da büyük ölçüde verimlilik artışını sağlamıştı.
İlk radyo ve iletişim Amerikan rüyasını yaratmış, şirketler de kendi ürünlerini bu yolla tanıtmaya başlamışlardı. İlk sesli sinema 1927’de gerçekleşmiş, filmde Jazz şarkıcısı Josephine Baker oynamıştı. Her şey yoluna girmiş, zenginlik ve refah artmış, artık devlet ekonomiye müdahale etmiyordu. 1928’de seçilen başkan Hoover ile tekrar serbest piyasa ekonomisine dönülmüştü. Parlak günler başlamış, borsada hisse senetleri her gün değer kazanıyor ve kimse gelecekten şüphe etmiyordu. Her şey iyi giderken birden New York borsasında görülmemiş bir felaket yaşandı. Hissedarlardan biri aşırı değer kazanan hisselerinin tümünü aniden satınca beklenmeyen bu durumla borsada domino etkisi yapmış ve panik satışlarına yol açmıştı. Borsa bir günde çökecekti.
Ekim 1929’daki bu kriz ekonomiyi altüst etmiş, 800 banka ve 140.000 şirket iflas edip 30 milyar dolar kaybetmiş, işsizlik yüzde 25’e çıkmış, zenginler servetinin yarısını kaybetmiş, GSMH 104 milyardan 58 milyar dolara düşmüştü. Binlerce aç insan bir tas çorba alabilmek için kuyruklarda bekliyor, çok sayıda insan devlet destekleriyle ayakta kalabiliyor, 17 milyon işsiz, 2 milyon evsiz vardı. Hoover, serbest pazar kendisi bozdu, kendisi yapar, bekleyelim diyordu, ama bu bir türlü olmuyordu. Ekonomik Buhran; korku, endişe ve ekonomik durgunluk yaratmış, intiharlar büyük boyutlara gelmişti. Bu kriz sadece ABD’yi değil bütün Batı’yı vuracak, İngiltere, Almanya ve Fransa’da birbiri ardına durgunluk başlayacaktı.
1932’de halka güven ve sempati vererek Başkan seçilen New York valisi Franklin Roosevelt (Teodore Roosevelt’in kuzeni) radyoda halka sesleniyor ve ‘korkunun kimseye faydası yok, kendinize güvenin’ diyordu. Her hafta sonu akşamı radyoda halkla sohbet yapan başkan halka moral ve güven veriyordu. (Şömine sohbetleri diye anılıyor)
Bu sırada çıkıp, Devlet’in imkanlarını kullanarak ekonomiye müdahale edilmesi gereğini söyleyen ekonomist Keynes’e göre; Hükümet ekonominin görünmeyen eli olmalı, daha fazla harcama yapmalıydı. Bu görüşe önem veren Roosevelt 1933’de bir dizi program ve yasa yaparak yeniden yapılanmayı başlattı. Önce acil yardım ve acil bankacılık yasaları, tarım düzenleme yasası, milli endüstri düzenleme yasası yapılarak yürürlüğe konuldu. Bunları takiben sosyal güvenlik sistemi, asgari ücret ve işsizlik sigortası kuruldu. Altyapı yatırımına yönelen devlet, insanlara yardım etmek yerine onlara iş üretmeyi tercih etmiş, yol ve baraj yapımları hız kazanmış, ormanlardan daha verimli fayda sağlanıyordu. Ekonomi canlanmaya başlayacaktı. Hükümet, insanları yoksulluktan kurtarmayı üstlenmeli diyen Franklin Roosevelt sosyal devlet düzenini sağlamış, her bireyin daha iyi yaşaması temel insan haklarından biri olmuştu. Nihayet 1936’da ekonomi toparlandı. Serbest piyasa o kadar da mükemmel çalışmıyordu demek ki; zaman zaman ona da müdahale gerekiyordu. Bu dönemde görünen ile görünmeyen el bir arada yol aldı, ekonomi düzeni yeniden yoluna girdi.
Ne var ki; 1937’de Japonya Çin’e saldırmış, ardından 1939’da Almanya Polonya’ya girmiş, insanlık tekrar başka berbat bir dünyaya doğru gidiyordu; İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. ABD, Birinci Dünya Savaşı sırasında olduğu gibi önce tarafsız kaldı, ancak 1941’de o da savaşa girdi ve savaşın kaderini değiştirdi. Uzun beş yıl içerisinde milyonlarca insan biribirini yemiş, 50 milyona yakın insanı kaybettikten onra hırslar sona erip savaş Almanya ve Japonya’nın diz çökmesiyle sona ermişti.
Nisan 1945’de biten savaştan sonra başkan Truman ABD’nin dünyaya öncülük edeceğini ilan etti. Zaten İkinci Dünya Savaşı Almanya ve Japonya’yı bitirmiş İngiltere ve Fransa da gücünü ve etkisini kaybetmiş, dünya üzerindeki egemenlikleri sona ermişti. Dünya genelinde GSMH’nın yarıdan fazlasına sahip olan ABD, dünyada kendi parasına dayalı bir ekonomi sitemi oluşturmuş, elliden fazla ülkede konuşlanmış ve kendi çıkarları doğrultusunda dünyayı yönlendiren bir süper güç olmuştu. Ne var ki, bu arada bir rakip SSCB ortaya çıkacak ve Dünya iki kutuplu olarak bu güçlerin arasında gidip gelecekti. Bundan sonraki yıllarda bölge savaşları da olsa, asıl sosyo-ekonomik temelli soğuk savaşlar halinde sürüp gidecektir.
ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan o kadar güçlü çıkmıştı ki, Dünya kömür üretiminin yarısı, petrol üretiminin üçte ikisi ve elektrik üretiminin yarısından fazlasını tek başına yapmaktadır. ABD kapitalizmi daha da büyüyüp gücünü sürdürmek amacıyla müttefiklerine ve pazarlarına ihtiyacı vardır. Özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını korumaya çalısan ulusları ABD’nin yanına çekmek, yanı sıra askeri ve ekonomik yardımla, komunizmi durdurma amacı güden bir programla ilk olarak Japonya’ya ve Avrupa’ya büyük ölçekli yardımlar başlatarak onları canlandırıp ayakta kalmalarını sağlamıştır.
Sonraki yıllarda Kore’de komunist Çin’le yaşanan sıcak savaş Güney Kore’yi, daha sonraki Güneydoğu Asya kanlı savaşları Vietnam Devleti’ni ortaya çıkaracaktı. Savaş endüstrisini daha büyütüp geliştiren ABD, bu savaşlardan güçlenerek çıkmış ve Dünya’nın hemen her yerindeki bölgesel çatışmalara doğrudan veya yardım adı altında müdahele etmektedir.
Nihayet 11 Eylül 1990’da, asla tahmin edilmeyen büyük bir saldırıya uğrayarak travma geçiren ABD, giderek dozu artırılan bir şiddetle; Lutherci Protestanlık olarak başlayan, Puritenizmle olgunlaşan, Carter, Reagan ve Bush’larla adım adım gelişen ve seçilmiş insanlar olduklarına inanan Evangelistler yönetiminde, küresel emperyalizmi asıl amaç haline getirmiştir.
Süleyman A.Doğan, Kendime Makaleler, 05.23, İstanbul